Bugün Müslümanlar tarafından adeta çökertilen bir din anlayışı bulunmaktadır. Keza İslam’ın ebedi saadet ideali yerini, onu vasıta yapan bir dünya saltanatı almıştır. Desene insan doğduk ta olabildik mi?

İslam’a dini insanlığın kurtuluşu için inmiştir. Çok kısa dönemde hüküm sürmüştür. Zaman sonra insanlık davasından uzaklaşmıştır. Bu dini yıkma ve çökertme faaliyetleri yazık ki Müslümanım diyenlerden gelmiştir. Peygamberimizin vefatından sonra Şia’dan başlayarak, günümüze kadar, adeta İslâm güneşi karartılmış, İslâm’ın gerçeği tanınmayacak kadar değiştirilmiştir. Değişik talihsizliklerde şekilci ve lafızcı farklı bir İslâm vücudu miras bırakılmıştır.

Öyle ki diğer kültürlerle karışan İslâm, O kültürlere esir düşmüştür. Bu kültürler İslâm’a varlıklarını sinsice kabul ettirmişlerdir. Böylece İslâm’ın ruhunun bozulmasına neden olunmuştur. Şekli Müslim, ruhu kâfir bir kültürle karşı karşıya kalınmıştır. Zamanla şekli Müslüman ruhu kâfir insanlar da zamanla çoğalmıştır.

Zaman içinde Aristoculara boyun eğen bir felsefe hareketine teslim olunmuştur. Keza içtihat kapısının kapanması savunularak felsefe ve hukuk üretenlerin ilmi otoriteler tarafından esir alınmışlardır. Her tarafımızı, İslâm adına dünya hırs ve emelleri kaplamıştır. İslâm’ın ebedi saadet ve selameti yerine onu vasıta yaparak bir dünya saltanatı artık dinin yerine geçirilmiştir.

 Kabuklanmış kaideler, kin kuvvetleri ve din adına soygunculuk yapılarak, İslâm’ın ruhu ve varlığına güven sarsılmıştır. İlk günlerden itibaren çürütülen bu ruh, doğunun eski çürümüş zihniyetiyle tekrar karşı karşıya gelinmiştir.  Öyle ki İslâm’ın ruhunu yaşatan ilkeler yerini, kaideci ve lafızcı taassup almıştır. Emevi ve Abbasi dönemleri iyi bilinmezse bunun anlaşılması da zor olacaktır.

Abbasilerdeki bu taassup cu zihniyet, Ebu Hanife’ye bile zulmetmiştir. Bu fitne ve taassup, İslam kültür tarihi boyunca devam ettirilmiştir. Sonuçta asırlar sonra, İslâm’ın ruhu katı kaidecilikle ve taassubun tehdidiyle mahkûm edilmiştir. Böylece dini müesseseler, dinin ruhundan tamamen sıyrılmıştır. Din elbisesine bürünmüş, dini kaidelere bezenmiş, devlet ve dünya müesseseleri haline getirilmiştir. İslam’ın kaldırdığı aşiret ve kabile anlayışı, zaman sonra tekrar gerisin geriye çevrilmiş ve din elbise giydirilmiştir. Bu kabile ve aşiret etrafında da din adına istismarcı sınıflar oluşmuştur.

Bu aşiret ve kabileler, ruhi yapısı bozulmuş kişilerle, devletle el ele verip devletin manevi kudreti altında sömürülerini daha da genişletmişlerdir. Oysa bu cennet vadeden, bu maddeci din saltanatı, İslâm’ın ruhuna aykırıydı. Koltuklarında birer balta saklayan bu zümreler, din adına ortaya çıkmış gruplar, toplulukları bir bataklıktan öbürüne sürükleyip sömürmeye başladılar. Aşiret ve kabilelerin içindeki bireyler, dini şekillere bürünerek şartlandırılarak uyuşturulmuştur.  Bu aşiret ve kabilelerin ekserisi, sevgi ilkesinden uzak kin ve intikam duygusuyla yetiştirmişlerdir.

Dine düşman olan kimseler de bunlara karşın kinlerini bilediler. Oysa  her ikisi de kinci ve maddecidirler. Hâlbuki kindar olanın, dindar olması mümkün değildir. Din kuvveti kılıç ve bilek kuvveti değildir. Dövüştükleri düşman çocukları da değildir. Mitinglerde sıkılan yumruklar, İslâm’ın ruhunu yansıtamaz. Bunlar kuvvete inanan insan topluluklarıdır. Bir damla kinle yaşayan bir toplumun, iflah olması mümkün değildir. Kaldı ki dini kibir, kibirlerin en tehlikelisidir.

 Bunlar dini neşriyat halinde din ticarete yapan, cehalet ve taassubu memlekete yayan, nefis atına binip bir kamçı da atan Kur’an’ın ifadesiyle fitne topluluklarıdır. Bu dini taassubun içinde ortaya çıkan bu cehaletten, bu toplumun kurtarılması zorunludur. İmanlı başları koparmak isteyen anarşist ruhlar, ateş ettikleri kişileri hesaba katmalıdırlar. İslâm’ın ruhunu ihya için bu safsata ve taassuptan bu milleti kurtaracak, İslâm’ı gerçek aslına irca edecek bir devrin tecdidine imkân verilmelidir.

Bu ıslah hareketine bugün hararetle ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ıslah hareketi önce cehaletin tahsilini yapan günahkâr ruhları temizleme hareketi ile başlatılmalıdır. Bugün insanlık, tarihin taassuplarına terk edilmişken, ahlaki sefaletin yanında iktisadi sefaletle de karşı karşıyadır. Bin yıllık tarihin sahibi Müslümanlar; bir avuç Yahudi’nin sermayesinin esareti altında inim inim inlemektedirler. İnlerken de duvarlara kahrolsun Yahudi deyip Yahudi’nin ürettiğini yemesi ve giymesi de çok gülünçtür.

Taassupçu Müslümanlar ile maddeci Batının ikisinin davası da insan değildir. Kürsülerde veya konferanslarda, tarihi malumatlarla methiyeler dizmek, Müslümanlara bir şey katmayacaktır. Zamanımızda iman arayan gençler, bu menfaatçi ve kinci zümrelerin elleriyle katledilmektirler. Kendilerinden farklı düşünüp yaşayan Müslümanları ithamdan başka sermayesi olmayan kin ile cehalet bayrağını taşımakla övünen zavallı insanlarla doludur.

 Bunların birçoğunun da   insanlar olması daha da acı vermektedir. İslam ideali, insan idealidir. İnsan ideali, kalp idealidir. Kalp bir dünyadır. Kalp dünyasının ıslahı ibadet, gayesi selamettir. İslam’ın zaferi ilim, ibadet ve ahlakın öncülüğünde yürüyen kalbin zaferidir. Rabbim bizleri rızasına uygun düşünmek ve amel etmek nasip eylesin. Aldananlardan eylemesin.  Saygılarımla.

Prof Dr Hadi SAĞLAM

Kaynak: Haber Merkezi